uçurumdan a
t
l
a
r gibi her değişimim
                        her dönüm noktasında

biraz kaça        r gibi

biraz da k o  ş   a    r     a      k.

 

 

Advertisements

Ayşe Erkmen Üzerine…

İşaretleyen, ters-yüz eden ve değiştiren… Bu sıfatlar Ayşe Erkmen’in sanatsal pratiğini kısaca özetliyor. Küçük yaşlarda bir heykeltıraş olmaya karar veren Erkmen’in pratiği de, var olanı işaretlemek, eksik olana atıfta bulunmak, anıtsallığı kırmak ve mekanın sosyolojik / tarihsel bağlamını yansıtmaktan geçiyor. Alana özgü yerleştirmeleri ve mekan müdahaleleriyle bilinen sanatçı, işlerinde daha önceden yaptığı işlerine göndermeler yapmanın yanı sıra, benzer işleri farklı mekanlara yerleştirerek onların farklı anlamlar kazanmasını sağlamış oluyor. Bunun bilinen örneklerinden biri olarak Erkmen’in 1994 tarihli Am Haus adlı işini örnek gösterebiliriz.

urbanbacklog-berlin-am-haus-ayse-erkmen-1

Türkçe sonekleri içeren 40 parça pleksiglasın bir binanın üstüne monte edilmesiyle oluşturulan bu iş, Berlin’de Türklerin yoğunlukta yaşadığı bir mahallenin başında bulunan bir binada gerçekleştirilmiştir. Sadece Türkçe’ye özgü nüansları yaratan bu sonekler aynı zamanda eğitimli kesim tarafından hakim ve düzgün bir şekilde kullanılmaktadır. Bu sonekler, kullanıldığı mekan itibariyle hem orada yaşayan Türklerin varlığına, hem de bu topluluğun Türkçenin nüanslarına hakim olamamasına dikkat çeker. Eksik olanı işaretlemek, Erkmen’in işlerinde yer verdiği leitmotiflerden biridir.

Erkmen, Am Haus adlı eserinde yaptığı şeyi 1997 yılında ürettiği Konuşmalar adlı eserinde gerçekleştirmiş olsa da, bu iş, bulunduğu konum itibariyle bu sefer bambaşka bir konuyu işaret ederek karşımıza çıkar. Konuşmalar adlı esser için Ayşe Erkmen, Taksim Meydanında askerde çocuğunu kaybeden annelerin oğullarının adını yazdırdıkları bir panoyu seçmiş, yine Türkçeye özgü bu nüansları kullanarak daha önce Taksim çevresinde çok sayıda yaşayan Ermeni, Rum ve diğer gayrimüslimlerin geçmişte orada bulunduğuna işaret eder.

Screen Shot 2017-05-02 at 12.29.48

Bu leifmotifi kullandığı bir diğer işi de 2007 yılında Santral İstanbul için ürettiği Miş-Miş adlı eser.

Screen Shot 2017-05-02 at 14.26.54

Erkmen, bu eserdeyse Santral İstanbul’un eskiden bir elektrik santrali olmasına, şimdi kazandığı yeni işlevi ve bu doğrultuda geçirdiği dönüşüme atıfta bulunur.

Ayşe Erkmen’in heykellerinde genel olarak kullandığı bir diğer dikkat çekici özellik ise hareket halinde olup, çoğunlukla görmeye alışkın olmadığımız yerlerde karşımıza çıkması. Buna bir örnek olarak Erkmen’in Münster Heykel Projeleri kapsamında gerçekleştirdiği Sculptures on Air adlı çalışma. Erkmen, bu proje için kendisini davet eden müzenin yakınlarındaki bir kilisenin savaşta yıkılan ön cephesinin yerine inşa edilmiş bir duvara müdahale etmek ister. Ancak kilisenin papazı, sanatçının Hıristiyan olmamasından ötürü mekanı Hıristiyan bağlamından koparacağını öne sürerek bu projenin gerçekleştirilmesine karşı çıkar. Bunun üzerine Ayşe Erkmen, müzenin deposundan daha önce o kilisede yer alan heykelleri çıkartıp helikoptere bağlayarak kentin ve kilisenin üzerinde uçurur.1997-AE-Sculptures-on-air-720x900

Erkmen’in dolaşan heykellerine bir diğer örnek de 2008 yılında Scape Bienali için ürettiği iş “Every Bag Counts”. Bu noktada bienalin sergi başlığının “Dolaşan Çizgiler” olduğunu anımsatmak gerekiyor. “Every Bag Counts”, aslında  orada yerel marketin sattığı geri dönüşümlü alışveriş çantalarının üstünde yazan bir cümle. Erkmen’in bu çantalar üzerinde kullandığı cümlelerin çıkış kaynağı ise Erkmen’in Christchurch’te bir gencin tişörtünde gördüğü “Never went college” cümlesi. Erkmen, bu cümlenin özellikle “never” kelimesinin bu bölgedeki telaffuzundan ötürü Yeni Zelanda espiri anlayışını çok iyi yansıttığını düşünerek bölgedeki marketlerin alışveriş torbalarını değiştirmiştir. Bu torbaların üzerine de “never” ile başlayan cümleler yerleştirmiştir. Bienal süresince insanların kullandığı bu çantalar da şehri dolaşan çizgilere dönüşmüştür. Böylece ortaya bir yerde sabit bir şekilde duran bir heykelin ötesinde, aktif ve insanların yanından geçen heykellere dönüşmüş oldular. Bu iş Ayşe Erkmen’in deyimiyle “oralı bir işti. ” Sergi süresince oraya alışıp, sokakları dolaştılar.

Bununla birlikte, aslında bulunduğu yere hiç ait olmayan işlerini de görmek mümkün. Örneğin Cappadox  sergileri için yaptığı “Üç Göz” ve “Ödül”adlı işler yerleştirildiklere mekana fiziksel anlamda çok bağlı olmalarına rağmen aslında hiç oralı olamamışlardır. 13277507_1706687456247714_607543130_n

Doğanın tenk renkliliğine karşı canlı renklere sahip bir iş üretmeyi hedefleyen Erkmen, Kapadokya’nın monokrom doğasıyla ancak böyle bir işin başa çıkabileceğini belirtmiştir.

İlk olarak 1985 yılında “Yeni Eğilimler” sergisinde sergilenen “Uyumlu Çizgiler” adlı eseri de sanatçının kendi deyimiyle “gerçekten oralı olanları taklit ettiği için oralı olmak isteyen ancak hiç de oralı olmayan bir iş.”

Hem İstanbul hem Berlin’de yaşayan ve dünya çapında üreten bir sanatçı olarak, iki şehri ve sanat ortamını karşılaştırdığınızda İstanbul’da umut vadedici olarak gördüğü gelişmelerden biri de Çağdaş Sanat Müzesi’nin açılacak olması. İstanbul Modern’in  aktif halde çalışması banka galerilerinin varlığı ve küçük küçük galeriler açılıp kapanması, sürekli bir hareketin olması Erkmen’in gördüğü iyi özelliklerden. Ama tabii Berlin’de çok daha kalıcı ve sağlam hareketlerin olduğunu da belirtiyor ve Belin’de sanata büyük destek olduğunu da söylemeden geçmiyor. “Burada devletin desteği yok sanata, bir taraftan da bu desteğin olmaması çok daha iyi çünkü çok da fazla ilgilenmiyorlar sanatla, şu sıralar ilgilenmemesi sanat için pozitif bir şey. Sansür olmuyor, aslında çok iyi bir şey. Bienal’e destek olsa örneğin, denetleme başlayacak. Türkiye çapında destek vermemesi çok önemli bir şey, şu sıra çok iyi” diyerek de özetliyor görüşlerini.

Erkmen, son olaral 10 Haziran 2017’de açılacak olan ve 10 senede bir gerçekleşen Münster Heykel projesi için çalışmakta. 1997 yılında yaptığı havada gezen heykellere karşın bu sefer suun altında giden bir heykel planlayan sanatçının önümüzdeki projeleri merakla beklemekteyiz.

 

Gülçin Aksoy ve Sanatı

Piyasanın değil, kendi istekleri doğrultusunda üretimini sürdüren bir sanatçı ve kolektif ruhu asla terketmeyen aktivist bir eğitimci. Gülçin Aksoy, hakim sanat piyasasının ve erkek egemen akademinin içinde kendine hep alan açabilmeyi başarabilmiş bir kadın. Adını Atılkunst projesiyle daha da duyurmuş olan Aksoy, bu oluşum benzeri birçok kolektif oluşum içerisinde yer almasıyla da biliniyor. Belki de o yüzden verdiği eğitimi ve sanat pratiğini “birlikte öğrenip üretmek” olarak tanımlıyor sanatçı. Sanatta yeterlilik derecesini aldığı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi gibi klasik sanat eğitimi veren bir kurumda çağdaş sanat eğitimi veren Aksoy, 1990 yılından itibaren birçok üretimininin çıkış noktası olmuş Halı Atölyesi’nin de başında bulunmakta. Kapısı herkese açık olan halı atölyesi, Atılkunst, Ha Za Vu Zu ve Halı Atölyesi öğrencilerinin bir araya gelip, kurumdaki sanat eğitimini ele alan bir performans gerçekleştirdikleri “Garip Bir Pandik I”e de ev sahipliği yapmıştır. Belki de işlerindeki bu cesur ve eleştirel yapı Aksoy’un işlerinin bir nevi “leitmotif”ini oluşturmuştur. Zira Aksoy’un diğer işlerinde de eleştirel bir tavır ve karşı duruş sıkça kendini göstermektedir. Sanatçının işlerine yansıyan bu yapıda gençlik döneminde hüzünlü bir şekilde deneyimlediği 1980 darbesinin etkisi de yadsınamaz. Öyle ki sanatçının 2014 yılında Depo’da gerçekleştirdiği Duble Hikaye adlı sergi, sanatçının kişisel tarihinden ve Türkiye’nin deneyimlediği siyasi süreçlerden parçaları içinde bulundurmakta. Bir yandan da sanatçının işlerinde kullandığı çoğu leitmotifi içeren bir sergi olmasıyla beraber Gülçin Aksoy’u daha yakından tanımamızı sağlayan bir sergi bu. Sergide gerçekleştirilen Beraber ve Solo Şarkılar performansı, sanatçı Gökçe Erhan ve Gülçin Aksoy tarafından hazırlandı. Kanuni Utku Yiğit ve erkekler korosu eşlik etti. Performans, sanatçının 80 sonrası aklında kalan siyah beyaz günlere dair bir kare den yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. O dönemin televizyon görüntülerine ithafen oluşturulmuş gül desenli bir duvarın önünde özel bestelenmiş Türk sanat müziği parçaları icra edilmiştir. Koronun karşısında oturup portakal yiyen sanatçı ise, 1980 darbesi döneminde konan sokağa çıkma yasağından ötürü yalnızca evinde oturup televizyon izleyen anne/baba figürüne de göndermede bulunuyor.

Yine aynı sergide sergilenen Kılık Kıyafet adlı iş, sanatçı için manevi bir değere sahip çizgili bir kıyafetin içinin boşaltılıp dondurulmasıyla oluşturulmuştur. Bu kıyafet, 80’ler dönemine göre oldukça şık sayılmakla beraber üzerindeki çizgili desen aslında suçlulara ve hayat kadınlarına atfedilmiş sembollerdir. Kıyafetin taşıdığı geçmiş ise birçok yönden toplumsal dönüşüme işaret eder.

Sanatçı, Cumhur Mefruşat adlı eserinde de yine gül motiflerini kullanmaktadır. Güllerin birer kitsch sembolü olmasının ötesinde bir yandan doğuya ve Türk toplumuna ait olması sanatçının bu motifi kullanmasında etkendir. “Mefruşat” benzetmesi de aslında modernleşme sürecine adapte olamamış Türkiye Cumhuriyeti’ne bir atıfta bulunur.

Kadının da yaşadığımız toplumdaki yerine göndermelerde bulunan sanatçı, yaşadığımız toplumda kadınlara bir takım hakların “verilmiş” olduğuna dikkat çekmekte, günümüzde -özellikle akademide- erkek egemen yapının her alanda kendini gösterdiğinin altını çizen Aksoy, akademisyen cüppesi giyip dizinde top sektirdiği videosunda da bu düzene karşı sesini çıkamıştır.

Son olarak, özgür bir şekilde sanat üretimini gerçekleştirdiğini dile getiren Aksoy’un belki de bunu korumasının sebebi piyasının ihtiyaçları değil, kendi istekleri doğrultusunda sanat eserleri üretmesi. “Sanatçı olmak için müzeye girmek gerekiyormuş, 50 yaşında anladım” diyen sanatçı, müzelerin eserleri bellenğinden arındırıp fetişleştirmesi konusunda ise tepkili. İçinde bulunduğumuz sanat piyasasına ise herkesin var olana eklendiği eleştirisini getiren sanatçının, daima kendine yeni bir alan açtığını söylemek mümkün.

bir şiir ve ‘milky’ serisi

 

Öyle ki kendini yok etmek
asil bir
eylemdir bazen.

Yok oluş.
Kişiliksel değil, varlıksal boyutta.
Bitiş
ve
son

Oysa ılık rüzgarları
his-
setmek ya da
üşütmeyen bahar
akşamları
umut vericidir hep.

Yaza depresyonu atfettik.
Şimdiyse depresyon mevsim tanımıyor artık.
Ya da ben
yine
her şeye yaptığım gibi
anlamlar yüklüyorum
mevsimlere.

unnamed

unnamed-3unnamed-2unnamed-1

*Görüntüler tarafımdan oluşturulmuştur. / All of those images are illustrated and manipulated by me.

AŞIRILIKLAR ÇAĞINDA YIKILAN TABULAR

      “Sinema aniden tüm tabuları yıkıp, iç organlardan ve spermlerden oluşan nehre dalmaya, her bir kareyi kusursuz ya da boğum boğum hale gelmiş insan etiyle doldurmaya ve bunu her çeşit penetrasyona, sakatlanmaya ve kirlenmeye maruz bırakmaya karar verdi.”

      Bu sözler “New French Extremity” ya da çeşitli Türkçe kaynaklarda kullanıldığı gibi “Yeni Fransız Aşırılığı” terimini 2004 yılında ortaya çıkaran Artforum dergisi eleştirmeni James Quand’a ait. Bu terim, son dönem Fransız yönetmenlerinin temelinde korku, cinsellik ve şiddeti barındıran transgressive filmlerini tanımlamak amacıyla ortaya atılmıştır. François Ozon, Gaspar Noé, Catherine Breillat, Bruno Dumont ve Claire  Denis gibi yönetmenlerin dahil olduğu akımda çoğunlukla kan, şiddet ve cinsellik gibi temalar ön plana çıkarken, filmlerin tabuları yıkıcı nitelikte oluşu bu akımı herkesin beğenisine hitap etmekten uzak tutuyor. Amerikalı sinema yapımcılarının ve çoğu izleyicinin bu akımı bir türlü benimseyip kabul edememesinin altında yatan en önemli sebep de filmlerde çeşitli psikotik durumlar, açıkça gösterilen şiddet ve cinsellik içeren sahnelerinin bireyde oluşturduğu rahatsızlık  hissi. Ancak bu noktada unutulmaması gereken şey de zaten bu filmlerinin amacının rahatsızlık hissiyatı yaratarak gerçekleri izleyicinin yüzüne vurması. Akım dahilinde kabul edilen filmler incelendiğinde şiddet ve aşırılığın altında yatan psikolojik ve toplumsal sebeplerin de derinlemesine izlendiğini görürüz. Lakin hayatın ve insan psikolojinin bu denli açıkça irdelenmesi tanınmış sinema eleştirmenlerini pek memnun etmiş olmalı ki David Fear ve Nick Wrigly, New French Extremity’yi yerden yere vurmuş ve izleyici kitlesini dibe sürüklemekle suçlamışlardır. Oysa ulusal sinemada böyle cesur bir uslup benimsemek saygıdeğer bir tutumdur ve geniş ölçekli avant-garde bir uslup yörüngesi oluşturur.

      Akımı ve filmleri değerlendirirken, bunu doğduğu topraklardan ayrı tutmak pek sağlıklı olmaz ki, New French Extremity filmleri, işlediği konuların çıkış noktasını Fransız toplumunda baş gösteren olay ve sorunlardan bulur. Bu bağlamda kapitalizm ve burjuvazinin toplumsal getirileri aynadan seken bir görüntüymüşçesine izleyicinin gözüne sokulur. Fransa’da ciddi bir sorun olan zenofobi, azınlık ve göçmenlerin toplumda yarattığı gerilim de bu filmlerde yer edinirken aynı zamanda cinsel yönelim, kişisel bunalım ve bağımlılıklar gibi sosyal ve bireysel konuları da ele alır. Ancak en önemlisi, biz izleyicilere de kendimizi mağdurla değil suçluyla özdeşleştirme fırsatı sunması. Bu çerçevede pek çok Hollywood filmine karşı bir eleştiri niteliği de taşır.

Son olarak, Marquis de Sade, Roman Polanski ve Godard gibi isimlerden ilham alıp, insanı sosyolojik ve psikolojik bağlamda derinlemesine irdeleyen bu filmlerde aslında insan doğasından ve kendimizden birer parça bulabilme şansımız oldukça yüksek. Belki de bu yüzden çoğu insanın sert eleştirilerinin hedefinde yer alıyor. Lakin hayatın kimi gerçekleri oldukça pis, rahatsız edici ama bir o kadar da doğaldır ve tüm bunların yüzümüze tokat gibi vurulmasının zamanı çoktan gelmiştir.

Fotoğraf: Gaspar Noe’nin Enter the Void filminden.

ESER İNCELEMELERİ 1. KISIM: OEDIPUS VE KANLI GÖZLERİ

      Hermann Nitsch’in Oedipus adlı eseri, sanatçının 1990 yılında ürettiği mitolojik karakter Oedipus’un suratını tasvir ettiği bir heykeldir. Alçı üstüne tempera, keçe ve ruj uygulanarak oluşturulmuş bu eserde beyaz ve kırmızı renk yoğun bir şekilde ön plandadır. Heykelin sargılı gözlerinden akıyormuş gibi duran kan görüntüsü, figürün gözlerinin oyulduğu izlenimini vermektedir.

      Bir çok insanının rahatsız edici bulabileceği “Oedipus” aslında oldukça estetik, etkileyici ve göze hoş gelen bir heykeldir.  Kusursuz Yunan heykellerinde bulunacak nitelikte bir suratın oyulmuş gözleri ve suratından akan kanlar bu kusursuzluğu bozmakta, bu da sanat eserini çok daha etkileyici ve güçlü kılmaktadır. Heykelin suratındaki kanın kurumamış görüntüsü heykeli canlı kılarken, bembeyaz bir fonun üstünde kullanılmış olan yoğun kırmızı birden dikkatleri üzerine çeker.

      Heykelin adı ve oyuk gözlerinin olması, mitolojik karakter Oedipus’u bizlere işaret eder. Efsaneye göre, bir kahin, Thebes kral ve kraliçesine doğacak oğullarının babasını öldürüp annesiyle evleneceğini söyler. Bunun üstüne kral, doğan oğullarını bir dağa terk eder. Yıllar sonra Oedipus ailesinin kim olduğunu bilmeden babasını öldürüp yeni kral olur ve annesiyle evlenir. Bu evlilikten çiftin, iki kız, iki de erkek çocuğu olur. Yıllar sonra gerçekler açığa çıktığında kraliçe kendini asar. Oedipus da gerçekleri öğrenip kraliçenin kendini astığını görmesi üstüne kraliçenin elbisesindeki iki toplu iğneyi de alıp gözlerini kör eder. Oedipus kompleksi de, ünlü psikanalist Sigmund Freud’un bu hikayeden esinlenerek adlandırdığı, karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamını içeren teorisidir. Avusturyalı Avant- Garde sanatçıyı ve eserlerini incelediğimizde de Sigmund Freud’un psikoloji alanındaki düşüncelerinden, Nietzsche’nin de felsefesinden etkilenerek “dramaturjik duygusal rahatlama” modelini ortaya çıkardığını görürüz. Bu çerçevede, sanatçı 1950’lerin ortasında Theatre of Orgies and Mysteries’i ortaya çıkarmıştır. Theatre of Orgies and Mysteries, hem ritüelistik, hem de varoluşsal özellikler taşıyan performansları, sanatçının kendi deyimiyle “Aktionen”leri içerir. Sanatçı, eserlerinde insan varoluşu, doğum, yaşam, ölüm, yeniden doğuş mitler ve ritüelleri konu edinir. Bunun bir sonucu olarak da izleyiciler benliklerini ve bastırdıklarını yönlendirme amacı taşıyarak kendilerini keşfedecekleri bir yolculuğa çıkarlar.