Gülçin Aksoy ve Sanatı

Piyasanın değil, kendi istekleri doğrultusunda üretimini sürdüren bir sanatçı ve kolektif ruhu asla terketmeyen aktivist bir eğitimci. Gülçin Aksoy, hakim sanat piyasasının ve erkek egemen akademinin içinde kendine hep alan açabilmeyi başarabilmiş bir kadın. Adını Atılkunst projesiyle daha da duyurmuş olan Aksoy, bu oluşum benzeri birçok kolektif oluşum içerisinde yer almasıyla da biliniyor. Belki de o yüzden verdiği eğitimi ve sanat pratiğini “birlikte öğrenip üretmek” olarak tanımlıyor sanatçı. Sanatta yeterlilik derecesini aldığı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi gibi klasik sanat eğitimi veren bir kurumda çağdaş sanat eğitimi veren Aksoy, 1990 yılından itibaren birçok üretimininin çıkış noktası olmuş Halı Atölyesi’nin de başında bulunmakta. Kapısı herkese açık olan halı atölyesi, Atılkunst, Ha Za Vu Zu ve Halı Atölyesi öğrencilerinin bir araya gelip, kurumdaki sanat eğitimini ele alan bir performans gerçekleştirdikleri “Garip Bir Pandik I”e de ev sahipliği yapmıştır. Belki de işlerindeki bu cesur ve eleştirel yapı Aksoy’un işlerinin bir nevi “leitmotif”ini oluşturmuştur. Zira Aksoy’un diğer işlerinde de eleştirel bir tavır ve karşı duruş sıkça kendini göstermektedir. Sanatçının işlerine yansıyan bu yapıda gençlik döneminde hüzünlü bir şekilde deneyimlediği 1980 darbesinin etkisi de yadsınamaz. Öyle ki sanatçının 2014 yılında Depo’da gerçekleştirdiği Duble Hikaye adlı sergi, sanatçının kişisel tarihinden ve Türkiye’nin deneyimlediği siyasi süreçlerden parçaları içinde bulundurmakta. Bir yandan da sanatçının işlerinde kullandığı çoğu leitmotifi içeren bir sergi olmasıyla beraber Gülçin Aksoy’u daha yakından tanımamızı sağlayan bir sergi bu. Sergide gerçekleştirilen Beraber ve Solo Şarkılar performansı, sanatçı Gökçe Erhan ve Gülçin Aksoy tarafından hazırlandı. Kanuni Utku Yiğit ve erkekler korosu eşlik etti. Performans, sanatçının 80 sonrası aklında kalan siyah beyaz günlere dair bir kare den yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. O dönemin televizyon görüntülerine ithafen oluşturulmuş gül desenli bir duvarın önünde özel bestelenmiş Türk sanat müziği parçaları icra edilmiştir. Koronun karşısında oturup portakal yiyen sanatçı ise, 1980 darbesi döneminde konan sokağa çıkma yasağından ötürü yalnızca evinde oturup televizyon izleyen anne/baba figürüne de göndermede bulunuyor.

Yine aynı sergide sergilenen Kılık Kıyafet adlı iş, sanatçı için manevi bir değere sahip çizgili bir kıyafetin içinin boşaltılıp dondurulmasıyla oluşturulmuştur. Bu kıyafet, 80’ler dönemine göre oldukça şık sayılmakla beraber üzerindeki çizgili desen aslında suçlulara ve hayat kadınlarına atfedilmiş sembollerdir. Kıyafetin taşıdığı geçmiş ise birçok yönden toplumsal dönüşüme işaret eder.

Sanatçı, Cumhur Mefruşat adlı eserinde de yine gül motiflerini kullanmaktadır. Güllerin birer kitsch sembolü olmasının ötesinde bir yandan doğuya ve Türk toplumuna ait olması sanatçının bu motifi kullanmasında etkendir. “Mefruşat” benzetmesi de aslında modernleşme sürecine adapte olamamış Türkiye Cumhuriyeti’ne bir atıfta bulunur.

Kadının da yaşadığımız toplumdaki yerine göndermelerde bulunan sanatçı, yaşadığımız toplumda kadınlara bir takım hakların “verilmiş” olduğuna dikkat çekmekte, günümüzde -özellikle akademide- erkek egemen yapının her alanda kendini gösterdiğinin altını çizen Aksoy, akademisyen cüppesi giyip dizinde top sektirdiği videosunda da bu düzene karşı sesini çıkamıştır.

Son olarak, özgür bir şekilde sanat üretimini gerçekleştirdiğini dile getiren Aksoy’un belki de bunu korumasının sebebi piyasının ihtiyaçları değil, kendi istekleri doğrultusunda sanat eserleri üretmesi. “Sanatçı olmak için müzeye girmek gerekiyormuş, 50 yaşında anladım” diyen sanatçı, müzelerin eserleri bellenğinden arındırıp fetişleştirmesi konusunda ise tepkili. İçinde bulunduğumuz sanat piyasasına ise herkesin var olana eklendiği eleştirisini getiren sanatçının, daima kendine yeni bir alan açtığını söylemek mümkün.