bir şiir ve ‘milky’ serisi

 

Öyle ki kendini yok etmek
asil bir
eylemdir bazen.

Yok oluş.
Kişiliksel değil, varlıksal boyutta.
Bitiş
ve
son

Oysa ılık rüzgarları
his-
setmek ya da
üşütmeyen bahar
akşamları
umut vericidir hep.

Yaza depresyonu atfettik.
Şimdiyse depresyon mevsim tanımıyor artık.
Ya da ben
yine
her şeye yaptığım gibi
anlamlar yüklüyorum
mevsimlere.

unnamed

unnamed-3unnamed-2unnamed-1

*Görüntüler tarafımdan oluşturulmuştur. / All of those images are illustrated and manipulated by me.

AŞIRILIKLAR ÇAĞINDA YIKILAN TABULAR

      “Sinema aniden tüm tabuları yıkıp, iç organlardan ve spermlerden oluşan nehre dalmaya, her bir kareyi kusursuz ya da boğum boğum hale gelmiş insan etiyle doldurmaya ve bunu her çeşit penetrasyona, sakatlanmaya ve kirlenmeye maruz bırakmaya karar verdi.”

      Bu sözler “New French Extremity” ya da çeşitli Türkçe kaynaklarda kullanıldığı gibi “Yeni Fransız Aşırılığı” terimini 2004 yılında ortaya çıkaran Artforum dergisi eleştirmeni James Quand’a ait. Bu terim, son dönem Fransız yönetmenlerinin temelinde korku, cinsellik ve şiddeti barındıran transgressive filmlerini tanımlamak amacıyla ortaya atılmıştır. François Ozon, Gaspar Noé, Catherine Breillat, Bruno Dumont ve Claire  Denis gibi yönetmenlerin dahil olduğu akımda çoğunlukla kan, şiddet ve cinsellik gibi temalar ön plana çıkarken, filmlerin tabuları yıkıcı nitelikte oluşu bu akımı herkesin beğenisine hitap etmekten uzak tutuyor. Amerikalı sinema yapımcılarının ve çoğu izleyicinin bu akımı bir türlü benimseyip kabul edememesinin altında yatan en önemli sebep de filmlerde çeşitli psikotik durumlar, açıkça gösterilen şiddet ve cinsellik içeren sahnelerinin bireyde oluşturduğu rahatsızlık  hissi. Ancak bu noktada unutulmaması gereken şey de zaten bu filmlerinin amacının rahatsızlık hissiyatı yaratarak gerçekleri izleyicinin yüzüne vurması. Akım dahilinde kabul edilen filmler incelendiğinde şiddet ve aşırılığın altında yatan psikolojik ve toplumsal sebeplerin de derinlemesine izlendiğini görürüz. Lakin hayatın ve insan psikolojinin bu denli açıkça irdelenmesi tanınmış sinema eleştirmenlerini pek memnun etmiş olmalı ki David Fear ve Nick Wrigly, New French Extremity’yi yerden yere vurmuş ve izleyici kitlesini dibe sürüklemekle suçlamışlardır. Oysa ulusal sinemada böyle cesur bir uslup benimsemek saygıdeğer bir tutumdur ve geniş ölçekli avant-garde bir uslup yörüngesi oluşturur.

      Akımı ve filmleri değerlendirirken, bunu doğduğu topraklardan ayrı tutmak pek sağlıklı olmaz ki, New French Extremity filmleri, işlediği konuların çıkış noktasını Fransız toplumunda baş gösteren olay ve sorunlardan bulur. Bu bağlamda kapitalizm ve burjuvazinin toplumsal getirileri aynadan seken bir görüntüymüşçesine izleyicinin gözüne sokulur. Fransa’da ciddi bir sorun olan zenofobi, azınlık ve göçmenlerin toplumda yarattığı gerilim de bu filmlerde yer edinirken aynı zamanda cinsel yönelim, kişisel bunalım ve bağımlılıklar gibi sosyal ve bireysel konuları da ele alır. Ancak en önemlisi, biz izleyicilere de kendimizi mağdurla değil suçluyla özdeşleştirme fırsatı sunması. Bu çerçevede pek çok Hollywood filmine karşı bir eleştiri niteliği de taşır.

Son olarak, Marquis de Sade, Roman Polanski ve Godard gibi isimlerden ilham alıp, insanı sosyolojik ve psikolojik bağlamda derinlemesine irdeleyen bu filmlerde aslında insan doğasından ve kendimizden birer parça bulabilme şansımız oldukça yüksek. Belki de bu yüzden çoğu insanın sert eleştirilerinin hedefinde yer alıyor. Lakin hayatın kimi gerçekleri oldukça pis, rahatsız edici ama bir o kadar da doğaldır ve tüm bunların yüzümüze tokat gibi vurulmasının zamanı çoktan gelmiştir.

Fotoğraf: Gaspar Noe’nin Enter the Void filminden.

ESER İNCELEMELERİ 1. KISIM: OEDIPUS VE KANLI GÖZLERİ

      Hermann Nitsch’in Oedipus adlı eseri, sanatçının 1990 yılında ürettiği mitolojik karakter Oedipus’un suratını tasvir ettiği bir heykeldir. Alçı üstüne tempera, keçe ve ruj uygulanarak oluşturulmuş bu eserde beyaz ve kırmızı renk yoğun bir şekilde ön plandadır. Heykelin sargılı gözlerinden akıyormuş gibi duran kan görüntüsü, figürün gözlerinin oyulduğu izlenimini vermektedir.

      Bir çok insanının rahatsız edici bulabileceği “Oedipus” aslında oldukça estetik, etkileyici ve göze hoş gelen bir heykeldir.  Kusursuz Yunan heykellerinde bulunacak nitelikte bir suratın oyulmuş gözleri ve suratından akan kanlar bu kusursuzluğu bozmakta, bu da sanat eserini çok daha etkileyici ve güçlü kılmaktadır. Heykelin suratındaki kanın kurumamış görüntüsü heykeli canlı kılarken, bembeyaz bir fonun üstünde kullanılmış olan yoğun kırmızı birden dikkatleri üzerine çeker.

      Heykelin adı ve oyuk gözlerinin olması, mitolojik karakter Oedipus’u bizlere işaret eder. Efsaneye göre, bir kahin, Thebes kral ve kraliçesine doğacak oğullarının babasını öldürüp annesiyle evleneceğini söyler. Bunun üstüne kral, doğan oğullarını bir dağa terk eder. Yıllar sonra Oedipus ailesinin kim olduğunu bilmeden babasını öldürüp yeni kral olur ve annesiyle evlenir. Bu evlilikten çiftin, iki kız, iki de erkek çocuğu olur. Yıllar sonra gerçekler açığa çıktığında kraliçe kendini asar. Oedipus da gerçekleri öğrenip kraliçenin kendini astığını görmesi üstüne kraliçenin elbisesindeki iki toplu iğneyi de alıp gözlerini kör eder. Oedipus kompleksi de, ünlü psikanalist Sigmund Freud’un bu hikayeden esinlenerek adlandırdığı, karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamını içeren teorisidir. Avusturyalı Avant- Garde sanatçıyı ve eserlerini incelediğimizde de Sigmund Freud’un psikoloji alanındaki düşüncelerinden, Nietzsche’nin de felsefesinden etkilenerek “dramaturjik duygusal rahatlama” modelini ortaya çıkardığını görürüz. Bu çerçevede, sanatçı 1950’lerin ortasında Theatre of Orgies and Mysteries’i ortaya çıkarmıştır. Theatre of Orgies and Mysteries, hem ritüelistik, hem de varoluşsal özellikler taşıyan performansları, sanatçının kendi deyimiyle “Aktionen”leri içerir. Sanatçı, eserlerinde insan varoluşu, doğum, yaşam, ölüm, yeniden doğuş mitler ve ritüelleri konu edinir. Bunun bir sonucu olarak da izleyiciler benliklerini ve bastırdıklarını yönlendirme amacı taşıyarak kendilerini keşfedecekleri bir yolculuğa çıkarlar.